| İnsanı en iyi bilen Allah (cc) insanı şöyle tanımlar:
"...İnsan zayıf yaratılmıştır."(Nisa–28) Zaafiyet sahibi insan, imtihan sürecinde oldukça zorlanır. Emaneti yüklenen insanoğlunun sıkıntısı, insandaki cehalet ve zulüm boyutu ile daha da ağırlaşır. Her an sendeleme, sapma ve şaşma tehlikesi ile karşı karşıyadır. İnsan, istikametini bulsa da sınavını tamamlamış olmuyor. Seçtiği yolun gereğini ve bedelini vermekten kaçmak da mümkün değil. İş o kadar ciddi ki; her gün, her namazda ve her rekatta şunu söyleme durumunda kalıyor: |
'Bizi Sırat-ı Müstakime hidayet eyle." (Fatiha–6) Düşmanlarca kuşatma altında olan Sırat-ı Müstakim... İblis'in Allah ile muhaveremde ise şunu görüyoruz:
İblis dedi ki; öyle ise beni azdırmana karşılık, and olsun ki' de onları saptırmak için senin Sırat-ı Müstakim'in üstüne oturacağım." (A’raf–16)
Rasulullah (sav), İslamı yüklenen dava erlerini şöylece uyarıyor: Mü’min beş zorlukla karşı karşıyadır; onu kıskanan mü'min, ona karşı buğzeden münafık, onunla savaşan kafir, onunla çekişen nefsi, onu saptırmaya çalışan şeytan." Anlaşılan odur ki; Allah yolunda kalabilmek, Allah yoluna girmekten daha zor.... Rabbani istikamette istikrar bulabilmek... Davada sebat ve süreklilik.... Eğilmeden, dönmeden, dökülmeden ve gevşemeden yolu tamamlayabilmek... Dayanabilmek ve direnebilmek... Hayatın topyekün bir direniş olduğu bilinci ile Rabbani değerlere sıkıca tutunabilmek.. Yüce Allah (cc)'ın: "Gevşemeyiniz!" (Al-i İmran–139) hitabı ile direnişe geçebilmek ve yürüyüşü tamamlayabilmek...
"Gevşemeyiniz!"
Şeytanların ve şeytanilerin telkin ve teşvikleri... Önden, arkadan, sağdan ve soldan şeytani taktik ve teknikler.. "Memnu ağaca" yaklaştırıcı reklam, fısıltı ve hevesler... İkbal ve istikbal hesapları... Şeytani düzenlerde, şeytanca komplolara kurban gidenler, hem de "geleceğimi kurtaracağım" savıyla savrulanlar... Melek yüzlü şeytanların cazip tekliflerine tav olanlar... Şeytani yollardan Rahman'ın rızasını umanlar... Evet, Ademoğulları, babaları Hz. Adem (as)'in sınavını nasıl da unuttular!..
"Derken şeytan, O'na vesvese verdi: "Ey Adem!" dedi. "Sana ebedilik ağacını ve ebedilik saltanatını göstereyim mi?" (Taha–20) Ve bizler, hangi "yasak ağaca" çağrılmaktayız? Hangi yasak bölgede gezinmekteyiz? Hayatı kurtarmak adına nasıl bir hayatı heder etmekteyiz? Şeytanın adımlarına ve adamlarına tabiiyette izzet arayanların nasıl bir zillet ve sefaletle eridikleri gözler önünde... Konjonktüre! şartlar, davanın maslahatı adına, demokrasinin memnularını, meşru kırma marazı... Meyvelerine imrenme... Kabaran iştahın zebunu olma
"Gevşemeyiniz!..
" Ashab-ı Sebt olmamak için.
"Onlara deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumun sor. Hani onlar cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Çünkü tatil yaptıkları gün, balıklar meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi, cumartesi tatili yapmadıkları günde gelmezlerdi. İşte böylece biz, yoldan çıkmalarından dolayı onları imtihan ediyorduk." (A’raf–163)
Kapitalizm denizi, serbest piyasa ekonomisi... Bize doğru akın akın gelen balıklar... Bunu fırsat bilip ağları germek. Balıklar ağa takılmadan belki de bizlerden ağa takılıp kalanlar... Rant, kredi, teşvik, kazanç, kapital, faiz, repo, üretim, yatırım payı, kalkınma fonu... Bürokrasi, kadro, kilit noktalar, terfi, akademik kariyer... Hududullah'ın ihlali..Verilen ahidden sıyrılma... İpini eğirip sonra bozan kadın gibi... Hile-i şer'iyye yolları... İşi kitabına uydurma... Amansız bir yarış... Yahudileşme süreci ve çözülme... Ashab-ı Sebt'in balık tutkusu... Böylesi bir tutkudan ve hesaptan nasıl kurtulabiliriz acaba? "Gevşemeyiniz!.."
Talut'un askeri harekâtını yakın takibe alarak, teyakkuzda bulunarak... Talut'a asker olmanın bedelini hatırlayalım:
"Talut askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca: "Biliniz ki Allah sizi bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna, kim ondan içmezse bendendir" dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi nehirden içtiler..." (Bakara–249)
Hangi nehirle imtihan olunmaktayız? Talut 'umuz kim? Talimatımız nedir? Hayat nehrinden kana kana içmenin tükenişini görebilmekte miyiz? Susuzluğumuz, bizi disiplinsizliğe ve itaatsizliğe sürüklememeli. Destursuz ve ölçüsüz içme ile gelecek dökülmenin korkusu ile ürpermek.. Susamışlığımızi; cahili pınarlara ve kaynaklara doğru anarak değil, Talut'a rağmen değil; Kevser sahibinin beslendiği vahiy Pınarından gidermeye çalışmak... Budur bize düşen... Calut'a yakuta karşı direnebilmenin yolu, nehirden gönlünce içmek değil, içmemektir... Önce içme arzusuna direnmek.. Nefsin bu baskısına direnen nehri aşabilir... Düzenin dümen suyunda sele gidenler... Demokrasi musluğuna kapanıp doyasıya içenler önce suya kanıp sonrada kananlar yani kandırılanlar...
"Gevşemeyiniz!"
Uhud ashabı... Alınan yara... Akan kan.. Kanı izliyoruz...
Ayneyn Boğazı... Boğazdaki okçular.... Rasulullah (sav)'in kesin komutu; 'Vadiden ayrılmayın!.."
Sonuç zafer de olsa, hezimet de... İkinci bir emre kadar... Fakat o da ne? Uhud'da ganimet gözükünce, gözleri ganimet bürüdü. Okçular gevşedi. Ayneyn Boğazı çöktü. Düşmana açılan gedik. Ve de çözülme... Vadide gevşeyen okçuların faturası tüm orduya çıktı. Çözülme kısmi de olsa, bedel umumi idi. Direnenler, gevşeyenlere engel olamamıştı.
"{Bedirde) İki katını (düşmanınızın) başına getirdiğimiz bir musibet, (Uhud'da) kendi başınıza geldiği için mi "Bu nasıl oluyor?" dediniz. De ki: O kendi kusurunuzdandır. Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter." (Al-i İmran–165)
İşte böyle, kendi kusurunuz... Kendi zaafınız... Herkesin kendi mevzisinde, kendine verilen komutun bilincinde olması gerekmez mi? Ve her birimiz konuşlandığımız kendi Ayneynimizin neresindeyiz? Ellerimizdeki ok ve yayları ne yaptık? Nebi'nin talimatlarına ne oldu? Ganimet sevdası, doğan fırsatlar, iktidar nimetleri... Ya da boğaz derdi ile nöbet mahallimiz olan boğazın terki... Bu terk ile gelen musibet... Dağılmayın, savrulmayın!..
"Gevşemeyiniz!.. Üzülmeyiniz!.."
Korku, tehdit, panik, şantaj, komplo ve propaganda ağında… Karamsarlık giydirilmiş korku çemberinde Uhud tecrübesini takib ediyoruz.
"Muhammed öldürüldü." şayiası... Gevşeyen ve üzülen, kolları ve kanatları kırılan ashab: "Eğer O gerçekten öldürüldü ise, biz savaşıp da ne yapacağız." Korkunç bir ruhi çöküntü... Dizler dermansız, kollar takatsiz... Dünyanın daraldığı, zihinlerin donduğu bir anda karamsarlığı yırtan Enes b. Nadr'ın sedası: "Eğer hakikaten Muhammedi dürüldü ise, Onun uğrunda Öldüğü bir dava için sizler niçin ölmüyorsunuz? Ondan sonra yaşayıp da ne yapacaksınız?" Hayat iksiri bahşeden sözlerle ashab kendini buluyor:
"Muhammed ancak bir peygamberdir. Şimdi O, ölür ya da öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz?.." (Al-i İmran–144)
Korkunun, karamsarlığın bir kabus gibi çöktüğü bir hayat... Hayatı yeniden bir dirilişe ve direnişe dönüştürecek Enes'lerin çağrısı... Korkmayın, üzülmeyin!..
"Gevşemeyiniz!.."
Çoklukla... Nitelikten yoksun nicelikle... Tekasürle tefahurun, bitmeye bir çağrı olduğunu unutmadan... Mantıksal, aritmetiksel denklemlerden hareketle mağrur ve mütekebbir olma gafletine düşmeden...
İşte Huneyn Günü...
"Andolsun ki Allah, birçok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmişti, gurur vermişti, fakat sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonunda (bozularak) gerisin geri dönmüştünüz." (Tevbe–25)
Ne siyasi nüfuz, ne halk desteği, ne oy potansiyeli, ne hareketin çapı, ne alkışlayanlar, ne de çevrenizde koşanlar... Aldatmasın... Ütopik, içi boş bir güvene boğmasın...
"Gevşemeyiniz!.."
Seferber olmak... Tebük'ten geri kalmamak... Dünya nimetleri, lezzetleri elimize ayağımıza dolaşmadan... Rahat ve rehavetin onulmaz ağırlığına duçar olmadan... Hareketsizliğin, eylemsizliğin, cihadsızlığın acı ve ağır sonucuna kim katlanabilir?
Ey iman edenler! Size ne oldu ki, "Allah yolunda seferber olun denildiği zaman yere çakılıp kaldınız? Yoksa ahiretten vaz geçip dünya hayatına mı razı oldunuz?.."(Tevbe–38)
Dünyanın bloke ettiği dava... Topraktan kopmamış, yeryüzü yatırımlarına, bağlantılarına, çivili kalmanın ağır vebali... Hız kesen dünya... Dünyevileştikçe küçülen insanlar... Yerleşik hayata razı oluş, statükoya boyun eğiş... İnanca yön veren yaşam tarzı... Ve bir anlık gevşemenin Ka’b b. Malike nelere mal olduğunu hatırlamaya çalışıyoruz.
"Gevşemeyiniz!.. Üzülmeyiniz!..
Yankı bulmayan dava... Hüsnü kabul görmeyen davet... Ve garip davetçiler... Meyus olmaya gerek yok... Mükedder olmadan mukadder olanı kabullenmek. Hz. Yunus (as)'un tekrardan başa döndüğünü bilerek.
"Zünnun'u da (Yunus'u da) zikret. O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştıramayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde; "Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!" diye niyaz etti." (Enbiya–87)
Davet ortamını, mücadele alanını öfke yada karamsarlıkla terketme hakkı tanınmıyor. Ninova'lıların inadı, sabrı bileyecek... Hidayetle değil, davetle mükellefiyet... Zafer ehli olmasak da ehli seferiz... Zafersizlikle sendelememek... Gevşememek ve terk etmemek... Terk ediş, Ninovalılardan önce Hz. Yunusun kendi kendisine zulmüdür. Teşbihinde bu tesbiti görüyoruz. Davetçinin kendi kendine zulmetmesi; davetsizlik, dirençsizlik, ümitsizlik...
Direnin!..
Ashab-ı Uhdud'a karşı... Tüm çağların Ashab-ı Uhdud'larına... Hama'dan, Halepçe'ye; Gorajde'den, Grozni'ye ve Sabra'ya, Şatilla'ya kadar. Ashab-ı Uhdud'un hendeklerinin çapı, derinliği ne olursa olsun... Ateşlerin şiddeti, alevlerin yüksekliği ya da kimyasal gazların öldürücü dozu hangi düzeyde olsa da önemli değil. Biz direndikçe onlar devrilecekler. Onların kazdığı hendekler, yakıtı olan yiğitler, yükselen islam binasının temel taşlan olacak düşüncesi ile direnebilmek...
"Kahrolası Ashab-ı Uhdud" (Buruc-4)
Terör sistemlerinin, çile cenderelerinde zorbaların korku saçtığı dehşet saatlerinde imandaki itminanla ayakta kalabilmek yürekliliğini sergileyebilmek...
"(Firavun): Mutlaka ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım, (deyince):
- Onlar: Biz zaten rabbimize döneceğiz, dediler" (A'raf-124-125)
İşte böylece, terörle mücadele yasalarına rağmen Allah'a ulaşma gayreti.. Ne pahasına olursa olsun ayakta kalmak... Gevşemenin, özülmenin, savrulmanın, erimenin her türlüsüne karşı...
"O kimseler ki; "Düşmanınız olan insanlar sizin için toplandı. Onlardan korkun" denildiğinde, bu onların imanını arttırdı. Ve dediler ki: Allah bize yeter, O ne güzel vekildir." (Al-i imran–173)
Kaymayan ayaklar, korkmayan yürekler... Yenilgiyle eriyen değil, büyüyen yapı... Acı ve çile ile yenilen değil, yenilenen azim... Direniş dinamiklerine sağlam tutunmuş eller...
Egemenlerin cezasını, Allah'ın azabı gibi görme ürkekliğine karşı sabır...
Sultanlann ücretini, Allah'ın ecrine tercih etme iflasına karşı koyuş...
Direnin!...
Direnebilmek; asimilasyona, sınırları Firavunca tesbit edilmiş bir dine... Entegrasyona. Yasal İslam'a. Yani 'dine karşı din'e...
"Firavun dedi ki: 'Ben size izin vermeden mi ona iman ettiniz'" (A’raf–123)
Tağutlarca onaylanmış resmi din... Küfrün müsaadesine ve müsamahasına sığınmış İslam anlayışına direnebilmek... Ümmetin maslahatı mantığına tutunup erimemek, buharlaşmamak...
Direnmek...
Şehvetin şerrine karşı... Nefsi okşayıcı cazip tekliflere karşı... Hz. Yusuf direnişi ile.
‘’Evinde bulunduğu kadın, onun nefsinden murat almak istedi kapıları iyice kapattı ve "haydi gelsene!" dedi. O da (haşa);Alllah'a sığınırım" dedi." (Yusuf–23)
İblisin, milis gücü, seks çılgını mahlûklar, ekranların pornografik çağrıları... Sokakların, sayfaların davetiyeleri... Belki direnmek mümkün. Peki ya! Örtülü feminizmin meftunu, moda artı tesettür müdafii ve sosyalite zebunu hanım efendilerin bakışına, arz-ı endam edişine direnmek ne kadar mümkün?
Çok boyutlu çözülmelerin, ciddi erimelerin şahitleri değil miyiz?
Kimlik erozyonu, silik kişilikler, toplumsal yozlaşma, sorumluluk taşıyan mü'minleri ürperten göstergeler...
Fikri dağınıklık, ilmi donukluk, ameli ihlassızlık, siyasi haysiyetsizlik, ahlaki yetersizlik, ruhi itminansızlık geriye sayımın tezahürleri olsa gerek...
Entellektüel sapma... İnsanını küçümseme... Felsefik, akılcı zorlamalar, vahye yabancılaşmanın, İslam'ın sabitelerini tartışmaya açmanın açmazı ile buharlaşanlar....
Basit gündemlerle basitleşmek... İslami sorumlulukları önemsememek...
Kişisel geleceğini, İslam'ın geleceğinin önüne koyarak çözülmek...
Somut başarıların gecikmesi, zamanın uzaması, aceleciliğin doğurduğu ilkesizlik... Çözülmeleri de çözüm görme iyimserliği ile tıkanmak ya da tükenmek...
Yorgun, yılgın, bitkin bir halet-i ruhiye ile silinmek... Kalplerin kasvet bağlaması, ulvi hedeflerden süfli emellere kayış...
Mücadele zemininde; sertlik suçlamasına, netliği feda etmek.. Marjinalleşmek endişesi ile kitlelerin rengine boyanmak... Tabii süreçtir tezi ile meşruiyet kazanan gayri tabii tavırlar... Ertelenen sorumluluklar... Sürüklenilen paradoks... Yeni kulvarlar, oturmamış düşünceler... Kaygan zeminde kaypaklaşan insanlar...
Tüm olumsuzluklara rağmen, "Kıyamete kadar Hak üzere sebat edecek bir cemaat var olacaktır" bilinci ile ayakta kalmak... Kendi köklerine dayanmak... Öz damarlarından beslenmek... Dinamiklerine, damarlarına sahip çıkmak...
Terkedilmişliğe direnmek... Ümitsizliğe direnmek... İlkesizliğe direnmek... Kınayıcıların kınamasına, cahillerin çarpıtmasına gögüs germek... Zaferin gecikmesine, yolun uzamasına, nefeslerin daralmasına rağmen bitmemek... Bizi biz yapan değerlere tutunmak..
Rabbin sekinetini taleple, mevzileri tahkim edebilmek...
Allah'ın dinine yardım ile Allah'tan yardım talep etmek...
Direnişten vazgeçmenin hangi makul mazereti olabilir? Evrensel İslami mücadelenin kararlı yürüyüşüne tanıklık eden bizler için, mevcutla, yetinmenin mantığı nedir ki?
Filistinli çocuk, elinde sapan taşı, siyonizme karşı ayakta dimdik...
Bosnalı anne, rahminde Sırp canilerinin cenini olduğu halde, direniş ruhunu sürdürebilmekteydi...
Çeçenli direnişçi, bir buçuk milyon Çeçenya'nın iki yüz milyon nüfuslu Rusya'yı dize getirişi ile tüm dengeleri ve hesaplan ters yüz edişi gevşeyen ümmete mesaj sunmakta. Direniş muştusu vermekte...
Cezayir'de darağaçlarında yağlı urganlarda kıyam türkülerinin ritmi ile direniş mesajları ulaşmakta bizlere...
Mazlumiyetini direnişe dönüştürenler, zillet yüklü bir mazlumluğu alın yazgısı sayma yanılgısını sorgulamakta değil midir?
Zulme karşı ölüm sessizliği, ölü toprağı serpilmişliği örtecek hiçbir bahanenin kalmadığı gerçeği ile ürpermek... Ataletin, rehavetin, sorumluluğu üzerinden atma sorumsuzluğunun onulmaz ağırlığı altında kendine gelme fırsatını kaçırmamak...
Direniş dinamiklerine tutunmak...
Seherde doğrulmak, secdede direnmek...
Harcı kan, gözyaşı ve ter ile yoğrulan siperlere tutunmak...
Zikirle bilenip, cihadla direnmek...Infakla, tehlikeyi bertaraf etmek...
Meydanda olmuyorsa Ashab-ı Kehf'in mağarasındaki direnişe katılmak...
Tıkanılan yerde Allah'ın arzının genişliğini unutmadan hicret kapısına dokunmak...
Takva ile tahkim edilmiş tevhid zırhını kuşanmak... Tevekkül ve tevbe ile arınmak...
İman, hicret, cihad ekseninde buluşmak...Diriliş, silkiniş, direniş ikliminde tanışmak...
Ölümü ayakta karşılamak... O'na döneceğiz bilinci ile O'nun için olmak...
"Gevşemeyiniz, üzülmeyiniz, eğer gerçekten inanıyorsanız üstün olan sizlersiniz." (Al-i İmran–139)
"Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı kaydırma Kâfir kavme karşı bize yardım et." (Bakara–250) Ramazan KAYAN |